*-* *-* O kadar güzel yağıyordu ki, yol izin verse de 400 kilometre yürüsem diye iç geçirdim... Boston\'da Merry Christmas\'tan sonraki Pazartesi Gretchen, okul var diye e posta yolladığı için, normal bir gün muamelesi yaptım bu pazartesiye de. Gittim ki kilisede kapı duvar İyi niyetli olduğum için etrafta bir iki tur attım, kilisenin idari bölümüne gittim, ora da öyle. İnceden yağmur yağıyordu Kendimi, ailemi, bütün yakınlarımı ve belki de Amerika\'daki bütün Türklerin hayatını kurtaracak dahiyane projem için nasıl yapılabilir, sorusuna verilebilecek güzel bir yanıt bulmak için sarf edilen enerji beynimin duvarlarına dın dın çarpıp duruyordu. Bu projeyi yapabilecek neredeyse bütün firmaların mektup adreslerini, yöneticilerinin e - posta adreslerini aldım onlara gönderilecek metin de hazır: İlkini ben yazdım benimkini Kevin düzeltti Kevin\'inkini Emily düzeltti. Derken araya internette karşılaştığı Patent Avukatı girdi 5-6 yazışmadan sonra bürosuna gittim benim kötü İngilizcemi sabırla dinledi ve sabırla seçenekleri açıklamaya çalıştı ilk çıkardığı maliyet toplam olarak aşağı yukarı 3 bin dolar civarındaydı. Bu rakamdan cesaret alarak sonraki görüşmede her şeyi anlattım yanımda götürdüğüm örneklerimi de gösterdim. Sonuncu görüşmede rakam 7 bin küsur dolara çıktı. İlk görüşmeden sonra patent almak için kendimde ne kadar cesaret buldumsa, sonraki o kadar büyük hayal kırıklığı oldu; hala da kendimi kandırılmış hissediyorum. Velakin, sonradan acaba emniyette miyim, bu avukat bu projeyi birilerine satar mı diye beynime hücum eden korkulu düşlerimden kurtulmak için aradığım Türk avukatlardan aldığım korkma, mesleğini riske etmez, mealindeki cevaplar beni bir parça teskin etmiş görünüyor. Ama kabul etmeli ki kuş kafesten uçtu; yarın birinin üstünde benim tasarımımı görürsem, şaşmayacağın. Boston\'da Sefer Özdemir\'in ayarladığı Türkevi\'ndeki toplantıda dün akşam karşılaştığım tiplerin ayakkabılarıma bakışlarını hatırladım sağdakinin burnu biraz çamurluydu. Belki de bu tahrik etti, neredeyse yarım saat konuştum, gık demeden dinlediler. Özetle, kendinde bir değer buluyorsan, korumaya çalışırsın, yok eğer bütün derdin araziye uymaksa, zaten korunacak bir şeyin olmadığına kendin ikna olmuşsun, demektir dedim Amerika\'daki hayatın cazibesine kapılıp devamını burada getirmeye kararlı görünen gençlere hitaben. Eve dönmeye karar verdim. Bir anda herkesin birbiriyle abi - kardeş olmasını beklemek ziyadesiyle hamlık tabii, ama daha yüksek bir düzey de tutturulabilirdi, buradaki Türk birliğinin ufkuna bakarken. Eskide kaldığını zannediyordum, alttan alta sürüyor demek ki, insanlar \"polistir\" evhamıyla dolaşıyor gibiler... Biraz soğuksan, bu yakıştırma iyice oturuyor olmalı. Ne kadar salakça halbuki, herkesin uzak duracağı bir tip herşeyin içine ne kadar girebilir ki, değil mi... İnsanlar birbirlerini anlamaya çalışıyor olsalar gerek, çok normal. Buradaki Noel kutlamasına alternatif olarak örgütlenmiş bu toplantıya karı koca katılanlar, evlerinde yapılmış yiyecekler de getirmişler. Ben bir lokma kek aldım, çok başarılı değildi. Sefer beyin isteği üzerine mi yoksa kendiliğinden mi alkollü içki yoktu, aksine de ayak uydurabilecek tipler de bulunmasına rağmen bir eksiklik hissedeni görmedim. Toplantıda, 10 küsur yıldır Amerika’da mali danışmanlık yapan Tunç bir Türk Yahudisi bulmalısın, dedi gerçi şart değil, hepsi Türklere sempatiyle bakar, diye de ekledi. Bir ara çalışmak için içeri girip başvuru formu doldurduğum ve hala bir ses çıkmayan Anthem\'e yaklaşırken yağmur damlaları fındık kadar oldu 26 Aralık 2005 pazartesi bahardan bile güzel bir havaydı, eve yaklaşırken, yol bitiyor diye sanırım biraz mahzun oldum. Ev kapımızın zilini çaldığımda, çoraplarım dahil su içindeydim. Daha yazacak bir sürü şey var ama yine Cahit Külebi\'nin kamyonlar kavun taşır şiiri... *-* *-* 80’den fazlası var eksiği yok adam tam 16 şınav çekti, bantta koşuyordum saydım. Bu satırı her kim okuyorsa hemen şimdi bir denesin bakalım. *-* Sefer Özdemir adında bir gönüllü burada, Boston’da bir TürkEvi açtı. Kiraya verse hayli bin dolar kazanabilecekken böyle bir yolu tercih etmiş... Buradaki Türklerin biraraya gelip sohbet ettiği bir mekan, birtakım kültürel ve ekonomik etkinlikler de düşünülüyor. En son 2006’yı karşılamak üzere oradaydık. Geceye katılanlar arasında yapılan çekilişte Turkuaz Market’in hazırlayıp yolladığı büyük bakkaliye paketi bana çıktı. Aklımda sıcak sıcak Abbasi Halifeleri örneği vardı paketi ortada açıp bıraktım, bu hal alıp eve getirmekten daha sempatik geldi. Herkesten önce ayrılmam gerekiyordu geceden, aceleyle Kırmızı Hat üzerindeki Andrew istasyonuna geldim saniyeyle treni kaçırdım. İleri geri sinirle voltalıyordum ki, uzakta yılbaşı serhoşu gruptan bir kız koptu yavaş yavaş yanıma yaklaştı teenager diye tarif ediliyor happy new year dedi, hafif çocukça meraklı, çokça hayatı kazmaya kararlı bir ufukla... 1988 yılına da Londra’da Trafalgar Meydanı’nda girmiştim bir kız yanıma yaklaşmıştı bir direğe yaslanmış merdivenlere yukarı doğru millete bakıyordum onlar da saati gözlüyordu 12’yi vursun diye kız bir şey söyledi anlamadım İngilizce bilmiyorum dedim Fransızca biliyor musun diye sordu sadece Türkçe biliyorum dedim biraz burkuldu yeni bir yıla yalnız giriyor olmaktan muhtemelen hafif hüzünlüydü gözlerini hatırlıyorum, arkadaşlarına doğru dönerken arkasına bakmıştı. Ben de üzülmüştüm. İngilizcemin iyi olmadığını söyledim; buralar hep göçmenlerin oturduğu yerler, dedi burada normalmiş... Kendisi de bir İrlanda – İtalyan kırmasıymış... Tren geldi happy new year diye bağırarak arkadaşlarına doğru seyirtti aynı kapıdan bindiler, içerde yine yanıma geldi, oturdu. Biraz konuştuk. İngilizcen iyi dedi. Benden iki durak önce indi. Yine happy new year dedi. Çocukluğumdaki tüylü kulaklı bağcıklı şapkalardan giyiyordu. Charles MGH’de indim CVS’e uğrayıp 10’luk bir paket Snicers aldım 12’den önce evde olamazsam diye biraz huzursuz yürüdüm geldim. Çok sonra, Boston Belediyesi’nin havai fişek gösterisiyle idrak ettim artık 2006’daydık. *-* Yine tazelendi yürek yarası Ben bu derde hande derman bulayım Meğer dost elinden ola çaresi... Bu yozlaşmanın bir başka apaçık örneği, olayları geniş zamanla anlatma garabeti. Özellikle gazete ve dergilerde rastlıyorum: Geçmiş zamanla başlıyor yazmaya, derken bir bakıyorsun, fiiller gelir, oluyor alır, oluyor yapar, oluyor kapar, oluyor çıkar, oluyor kazanır, oluyor ölür, oluyor... Niye? Çünkü Amerikalı’nın – İngilizin de tabii- günlük basit dili böyle: He comes, She gets, She does, He makes, She catches, He wins... Bu garabeti, iyi bir örnek üzerinde açıklamak gerek. Bulunca buraya alacağım. Kimsenin umurunda değil, bu benim dilim, o da Amerikalıların dili, diyen yok. Benim dilim niye Amerikalı’nın kalıbına göre değişmek zorunda olsun! Görevli hainler bir yana, taklidin bu kadarındaki yüzsüzlüğü / karaktersizliği tarif için kelimem yok maalesef. *-* Ev eşyası almak için IKEA’ya gittik Tam anlamıyla, Allah’ın dağında... Git git bitmiyor. Sonuçta gittik bitti tabii de oradaki tablolar enteresandı Bir kısım Hintli hariç zayıf erkek veya kadın yok hepsi semiz, besili ve yağlı. IKEA civarındaki bütün boşluklar otomobil parkı olarak kullanılıyor buralar biz vardığımızda da ayrıldığımızda da doluydu. Ne zaman yola insek, gelen otomobil zınk diye duruyordu; burada da kimsenin acelesi yok/tu. IKEA’nın ürünleri sadece ihtiyaç giderebilir. Pek yeri olmadı ama meşhur tabirle, bu fiyata bu kalite. Yer yer, IKEA’nın aslında bir üretim firması değil, bir tasarım firması olduğunu düşündüm. Özellikle taş çatlasa 40 metrekarelik bir mekanı hem yatak odası hem çalışma odası hem oturma odası hem mutfak hem banyo – yüznumara olarak dayayıp döşedikleri örnek aynı zamanda çok hoşuma gitti: Çalışma masamın üstünün yatak odam olması fikrine bayıldım. Bir başka örnek, iki duvarın birleştiği köşe için tasarladıkları çalışma dolabı. Kapakları açıyorsun, ve işte rafları, masası, bilgisayarı, bacaklarını uzatabileceğin boşluğuyla çalışma hücren. Ama kapaklardan biri olması gereken yerde değildi; yılmış olamazdı, o halde kötü üretilmiş veya kötü monte edilmişti... IKEA, bizim memlekette bazı marketlerin yaptığı gibi otomobili olmayanlar için en yakın tren istasyonlarına servisler koymuş. Biz de onlarla gidip geldik. 50 küsur kişilik otobüsün kalktığı son serviste sadece 7 kişiydik. Servis otobüsüne yetişemeyeceğiz telaşıyla, bir ara, bırakıp gidelim, havasına düştüysek de, nasılsa otobüste de bekleyeceğiz, tesellisiyle 9 numaralı kasada önümüzdeki 10 müşteriyi bekledik ve işler yolunda gitti kazandık. 15 civarında kasa vardı ve her birinde bekleyenlerin oluşturduğu kuyruğun sonu görünmüyordu. Buna bakarak IKEA para basıyor denebilir mi... Denebilir de, denemez de... 2 dolara 4 bıçak aldık 1 dolara bir şey, 1.49’a başka bir şey 1.99’a başka bir şey filan... Bir başka ilgimi çeken husus, üretim noktaları / ülkeleri. Azgelişmiş ülkelerin ürünlerine şans verilmesi özellikle hoşuma gitti. Mesela Bosna Hersek malı sofra peçetesi aldık. Fransız, Çin, İtalyan, İsveç, Türkiye ürünleri yanında pek çok Vietnam malı vardı. Bu duruma elbette ucuz emek / az gelişmiş ülke sömürüsü gözlüğüyle de bakılabilir. Bakılmalı mı? Bilemiyorum. Bu arada IKEA’nın müşterilere hizmet veren yüzlerce sandalyelik lokantasının da neredeyse bizim orada kaldığımız bütün süre boyunca lebaleb dolu olduğunu da belirteyim. Firma, sattığı mal kadar, mutfağından da kazanıyor gibi geldi bana. Çocukluğumun enteresan figürlerinden biriyle de karşılaştık orada: Gayet gergin bir sesle cırrrrrrrrrrr diye çalan kurmalı saatleri Çinliler yeniden yapmış. Mağazanın şurasına burasına büyük karton kutularla koymuşlar. Aynısı değilse de biraz tanıdık: Bizimki beyaz nikelajlıydı yenisi daha küçük ve siyah boyalı. Bana kalsa 10 – 15 tane alıp sağa sola hediye edecektim... *-* *-* *-* 13 Ocak 2006, Haymarket’teki halk pazarından iki tane karpuz aldım çocukluğumdaki karpuzlar gibi tatlı ve kırmızıydılar. Vaşington karpuzu geldi aklıma, sonra Vaşington portakalı, sonra Rus salatasının adının, en çok Amerikalılar yiyor diye, onlara izafeten değiştirilmesi... Sonra yolumun üstündeki Gardens Invent afişi geldi gözümün önüne... Türkçeye yapıştırılan “... olayı” “... olayı” gibi tabirlerin de buradan çalıntı / özenti olduğunu idrak ettim. *-* Kütüphanedeki dersimizde Amerika şöyle güçlü, Amerika böyle güçlü edebiyatı yapılırken, öğretmen ”Amerika zannettiğiniz kadar güçlü değil” dedi. Kendi hissiyatı mı, yoksa bildiği birşeyler mi var, merak ettim. *-* Tutorum Emily ile komformistlik ve “perfectionist”lik üzerine konuşurken öğrendim. Amerikan okullarında 5 derece varmış: A B C D F Gülme kirizi eşliğinde, Burada D Diploma alabilir şeklinde yorumlanır dedi. *-* Doğalgaz dağıtım şirketi internet sitesinde vatandaşı şöyle uyarıyor: ”Gaz kaçağını bildirmek için e posta yerine telefonu kullanın” Ehliyet sınavına hazırlık kitabında da, arabanın nasıl park edileceği belirtildikten sonra ”Arkadaki arabaya çarpmayın” diye bir uyarı var. *-* Salı günleri kütüphane dersim var Hocamız Sue, bizleri derse teşvik etmek için, The New York Times ve The Boston Globe’dan ülkelerimizle ilgili haberleri kesip getiriyor. Kuş gribiyle ilgili olanları gözden geçirirken, hayret ettim, o kadar ortadan, “tarafsız / objektif” ve anlama yanlısı bir üslupla yayınlanmış ki haberler, ne oldu da şunca yıllık önyargıyı kaldırıp attınız diye merak etmemek mümkün değil... Batıda “basının özgür olduğu” üzerine söylenenlere son 20 yıldır zaten inanmıyordum, kuş gribi sonrasında anasından doğduğuna pişman edilmesi fırsatı yakalanan barbar, az gelişmiş, fakir, zorba, köylü Türkiye’ye bu muameleyi yapmamalarının anlaşılır bir arkaplanı olmalı diye düşünüyordum... Taha Kıvanç’ın 14 Ocak 2005 Cumartesi tarihli “Komplo Komplo” başlıklı yazısından bir bölüm zihnimden geçenlere tercüman oldu: “... Kuşları uluslararası politikaya âlet edebilecek güçlerin Türkiye\'ye gözleri gibi baktıklarına inanıyorum ben. Değil kuş gribiyle dize getirmeye çalışmak, ellerinden gelse bütün hastalıklardan koruyacak bir fânusa bile sokabilirler bizi. Türkiye önemli bir ülke ve daha uzun bir süre bu önemini koruması gerekiyor... Benim ‘temel tezim’ bu... “Yabancı televizyonları günlerdir dikkatlice izliyorum; ilk gün, ülkemizi varolmayan bir kara listenin ilk sırasına yerleştirme niyeti beyan edenler bile çıktı. Sınırları kapatmaktan, bütün insan, hayvan ve eşya trafiğini durdurmaktan söz ediliyordu. Şimdi bakıyorum da bunun tam tersi egemen yabancı ekranlara. Olanı küçümsüyor, kuş gribine karşı Türkiye\'de verilen resmî mücadeleyi övüyorlar. İlk günün ‘geri Türkiye’ manzaralarının yerini de ‘modern Türkiye’ görüntüleri aldı. ’Kuş gribi’ belâsıyla baş edebilmemiz için ellerinden gelen yardımı yapacak, âfetten en az zararla, hafif sıyrıklarla çıkabilmemiz için bizden daha çok gayret gösterecekler neredeyse... Bir süre sonra, kuş gribi yüzünden çöken bir ülke değil, kuş gribi sayesinde biraz daha kalkınan bir ülke bile olabiliriz. O kadar dikkat, o kadar ihtimam...” *-* 15 Ocak 2006 Pazar, 00.08 www.100ler.com ziyaretçi sayısı 9.993 *-* Herhalde 6 dolar verdik eskilerden Çinlilerin çekip çıkardığı kurmalı saate kurdum, sehpanın üzerinde tıkır tıkır tıkır çalışıyor beni mi çocukluğuma götürüyor çocukluğumu mu bana bilemedim ama ne kadar aşinayım tıkırtısına. Alıp birkaç tane, çocukluğu bu saatlere çıkanlara hediye edeyim diye düşünüyorum. *-* Birkaç adımda bir dinlenmek, geze geze gitmek. Bir de yolun sonuna kadar durmadan gitmek sevdalıları var, varınca tadını çıkarmak üzere istim üstünde sonu bekleyenler. İkincisinin garantisi yok. -Elma yer misin? -Hayır. İşim bitince yiyeceğim. Bu bağlamda ben müstesna bir tipim, bundan eminim: Eşofmanımın üstünü ararken yazıcının çıkmış kablosunu bağlarım kenardaki kağıdı buruşturup çöpe atmak üzere gittiğim yerden mis gibi karpuz kokusu yayan tabakla dönerim uzatıp bacaklarımı serin karpuzun tadını çıkardıktan sonra duvara çakılmayı bekleyen aynanın hakkından gelirim, kekici yerine koyma yolunda yeniden eşofmanı hatırlarım çamurlu ayakkabıların kabasını almak o sırada daha cazip olur onları yerine koyarken, yukardaki askıda eşofmanımın üstünü görürüm... Filan filan... Her zaman böyle: Birine başlar ve bitirir bir kafam yok, birine başlar, sonra ötekine başlar, sonra ötekine, sonra ötekine ve her nasıl olursa, hepsi de biter... *-* Üst kattan alt kata taşınma işi leblebi çekirdek. IKEA mobilyalarını gayet başarıyla bağladım, o da leblebi ve çekirdekti. Arada, ambalaj kutularından bir şey öğrendim: Bana, babalanan can sıkıcı tipleri hatırlattılar: Çöpe atmak üzere bükmeye çalıştığın zaman kendilerinin demir olduğu zehabıyla direniyorlar. Bir yerden sonra ayağının altına alıp çiğniyorsun, kolayca düzeliyorlar. *-* Mekanlar hayatı dondurmuş / mumyalamış / öldürmüş tablolardan en azından boyut itibarıyla farklıdırlar: Mekanların içinde diyelim ki, saatler işler. Bu da en azından benim gibilere gösterir ki, birşeyler akıp gitmekte ve değişmektedir. Mekanı dondurmak -Her şey yerli yerinde / içeri kimsenin sokulmadığı misafir odaları vardı eskiden- zamanı / hareketi durdurmak çabasının bir ifadesi olabilir mi... [«] « Geri | 2 3 4 5 6 7 | 8 9 10 11 | İleri » [»] Toplam Yazı Sayısı : 233 61 ila 70 arasındaki yazılar gösteriliyor.
|
|