Boston günleri

*-*

[Arap falı

Malum, sene biterken, müneccimlerin çenesi düştü, 2006\'da öyle olacak, böyle olacak, Akrepler şanslı, teraziler âşık olacak falan filan. Bu fal furyasından Arap dünyası da nasibini alıyor tabii. Bugünlerde Araplar, Tunuslu müneccim Hasan Al Şami\'yi dinlemeyi pek bir seviyor. Al Şami, daha önce, Leydi Diana, Papa ve Ürdün Kralı Hüseyin\'in ölümünü, Körfez savaşlarının çıkacağı zamanları bilmiş. Gerçi, Leydi Di dışındakileri tahmin için müneccim olmaya, ya da müneccim ile yemek yemeğe gerek yok, ama orasını karıştırmayalım. Al Şami\'nin gelecek seneye ilişkin kehanetleri şöyle: 2006 terör yılı olacak (olmasa şaşardık zaten). Saddam Hüseyin ölecek (idam edileceği herkesin malumu), Şaron daha ciddi bir felç geçirecek (yeme alışkanlıklarına devam ederse, mümkün), ABD Başkanı Bush da kendisine düzenlenen bir suikast sonucu ölecek.
Ama Al Şami\'nin asıl kehaneti insanı düşündürüyor. Al Şami\'ye göre, 2006\'da, Amerikan ve İsrail istihbaratlarının 11 Eylül\'ün düzenlenmesinde parmakları ve bilgileri olduğu yönünde, belgeler ortaya çıkacak ve bu komplo kanıtlanacak.
Falcıların gelecek görebilme yetenekleri olduğunu hiç sanmıyorum, ama insanlara duymak istediklerini söyleme konusunda üstün yetenekleri olduğu tartışma götürmez. Al Şami\'de de, bu yetenek fena halde var.
Ayşe Karabat, Radikal, 24 Aralık 2005]


*-*

O kadar güzel yağıyordu ki, yol izin verse de 400 kilometre yürüsem  diye iç geçirdim...
Boston\'da Merry Christmas\'tan sonraki Pazartesi
Gretchen,
okul var diye e posta yolladığı için,
normal bir gün muamelesi yaptım bu pazartesiye de.
Gittim ki kilisede kapı duvar
İyi niyetli olduğum için
etrafta bir iki tur attım,
kilisenin idari bölümüne gittim, ora da öyle.

İnceden yağmur yağıyordu

Kendimi, ailemi, bütün yakınlarımı
ve belki de Amerika\'daki bütün Türklerin hayatını kurtaracak dahiyane projem için
nasıl yapılabilir, sorusuna
verilebilecek güzel bir yanıt bulmak için sarf edilen enerji
beynimin duvarlarına dın dın çarpıp duruyordu.

Bu projeyi yapabilecek neredeyse bütün firmaların mektup adreslerini,
yöneticilerinin e - posta adreslerini aldım
onlara gönderilecek metin de hazır:

İlkini ben yazdım
benimkini Kevin düzeltti
Kevin\'inkini Emily düzeltti.

Derken araya internette karşılaştığı Patent Avukatı girdi
5-6 yazışmadan sonra bürosuna gittim
benim kötü İngilizcemi sabırla dinledi ve sabırla seçenekleri açıklamaya çalıştı
ilk çıkardığı maliyet
toplam olarak aşağı yukarı 3 bin dolar civarındaydı.
Bu rakamdan cesaret alarak
sonraki görüşmede her şeyi anlattım
yanımda götürdüğüm örneklerimi de gösterdim.
Sonuncu görüşmede rakam 7 bin küsur dolara çıktı.
İlk görüşmeden sonra
patent almak için kendimde ne kadar cesaret buldumsa,
sonraki o kadar büyük hayal kırıklığı oldu;
hala da kendimi kandırılmış hissediyorum.

Velakin,
sonradan
acaba emniyette miyim,
bu avukat bu projeyi birilerine satar mı diye
beynime hücum eden korkulu düşlerimden kurtulmak için aradığım Türk avukatlardan aldığım
korkma, mesleğini riske etmez,
mealindeki cevaplar
beni bir parça teskin etmiş görünüyor.
Ama kabul etmeli ki
kuş kafesten uçtu;
yarın birinin üstünde benim tasarımımı görürsem, şaşmayacağın.

Boston\'da Sefer Özdemir\'in ayarladığı Türkevi\'ndeki toplantıda
dün akşam
karşılaştığım tiplerin ayakkabılarıma bakışlarını hatırladım
sağdakinin burnu biraz çamurluydu.
Belki de bu tahrik etti,
neredeyse yarım saat konuştum,
gık demeden dinlediler.
Özetle, kendinde bir değer buluyorsan, korumaya çalışırsın,
yok eğer bütün derdin araziye uymaksa,
zaten korunacak bir şeyin olmadığına kendin ikna olmuşsun, demektir
dedim
Amerika\'daki hayatın cazibesine kapılıp
devamını burada getirmeye kararlı görünen gençlere hitaben.

Eve dönmeye karar verdim.

Bir anda herkesin birbiriyle abi - kardeş olmasını beklemek
ziyadesiyle hamlık tabii,
ama daha yüksek bir düzey de tutturulabilirdi,
buradaki Türk birliğinin ufkuna bakarken.

Eskide kaldığını zannediyordum,
alttan alta sürüyor demek ki,
insanlar
\"polistir\"
evhamıyla dolaşıyor gibiler...

Biraz soğuksan,
bu yakıştırma iyice oturuyor olmalı.

Ne kadar salakça halbuki,
herkesin uzak duracağı bir tip
herşeyin içine ne kadar girebilir ki,
değil mi...

İnsanlar birbirlerini anlamaya çalışıyor olsalar gerek,
çok normal.
Buradaki Noel kutlamasına alternatif olarak örgütlenmiş bu toplantıya
karı koca katılanlar, evlerinde yapılmış yiyecekler de getirmişler.
Ben bir lokma kek aldım,
çok başarılı değildi.

Sefer beyin isteği üzerine mi yoksa kendiliğinden mi
alkollü içki yoktu,
aksine de ayak uydurabilecek tipler de bulunmasına rağmen
bir eksiklik hissedeni görmedim.

Toplantıda,
10 küsur yıldır Amerika’da mali danışmanlık yapan Tunç
bir Türk Yahudisi bulmalısın, dedi
gerçi şart değil, hepsi Türklere sempatiyle bakar,
diye de ekledi.

Bir ara
çalışmak için
içeri girip başvuru formu doldurduğum ve hala bir ses çıkmayan
Anthem\'e yaklaşırken
yağmur damlaları fındık kadar oldu
26 Aralık 2005 pazartesi 
bahardan bile güzel bir havaydı,
eve yaklaşırken,
yol bitiyor diye sanırım biraz mahzun oldum.

Ev kapımızın zilini çaldığımda,
çoraplarım dahil
su içindeydim.

Daha yazacak bir sürü şey var ama
yine Cahit Külebi\'nin
kamyonlar kavun taşır şiiri...

*-*

Bence dilinin bu kadar ağdalı olması gerekmiyordu.
Yazının bütünü aslında daha da anlamlı ama, bence en etkili kısmını aşağıya aldım. 

(...) İnsan artık kullara ve korkularına kul olmaktan beşer ile beşer olmama arasında seyrediyor. Din, ihanet edenlerin elinde Protestanlaşıp, tercihler dünyasına mahkum edilir hâlde. Tarih, hainlerin bir an evvel kurtulmaya çalıştıkları bir ağır yük. Cemiyet lümpenleşme sevdasıyla kendisinden geçmiş, Türk olduğunu, Kürt olduğunu, Alevi olduğunu oligarşi eliyle keşfetmiş serseri bir kalabalık. Ezcümle insanlıktan başka bir şey asimile olmuyor artık bu topraklarda. Aksine insanlığını asimile ettikçe yeni ihanetler keşfediyor. Devlet? O artık ikinci sınıf mafya dizilerinde arz-ı endam ediyor sadece.
Vatana ihanetin bir başka veçhesi de liberalizmin kendinden menkul vatansız insan tiplemesidir. Biyogenetik bir proje olan evrensel insan iddiasının nihaî amacı insanın toprakla olan varoluşsal, tarihsel ve sosyolojik bağını önce inkıtaya uğratmak, müteakiben de bütün ünsiyeti ortadan kaldırmaktır. Küresel kapitalizme yem olmuş olanlar için vatana ihanet mümkün değildir. Çünkü ihanet için bir vatan algısına sahip olmak lazım gelir! Evrensel insanın bir vatana ihtiyacı yoktur. O, dünya vatandaşıdır! Bir soyutlamadır. O, küresel kapitalizmden nasibini almış her toprak parçasında yeniden üretilebilir, tekrardan canlandırılabilir. Buharlaşmayacak hiçbir katılık kalmamıştır onun yaşamında. Çünkü evrensel insan bir homo economicus\'dur ve yaşama şartları piyasa şartlarına bağlanmıştır. Toprağından kopup, on binlerce kilometre uzaktaki bir yabancı mekâna ısınması, farklı bir dünyada bulunma düzeyinden yaşama düzeyine yükselmesi ay başlarında kesintisiz devam eden bir çeke bağlıdır sadece. Kapitalizmin bu hizmeti (vatanın vatansızlaştırılması karşılığında) her itaâtkâr iktisadî fert için geçerlidir. Bu düzeyin, anavatan topraklarından sökülüp başka bir coğrafyanın topraklarında yeniden kodlanan bitki genetiklerinden farklı olduğunu ispatlamak kolay değildir artık.
Dün olduğu gibi bugün de, vatanın salahiyetinin karşısında olanlar gâvurlar veya onların işbirlikçileridir. Dindar olsun olmasın bu vatanı kuranlar ve yaşatanlar, gâvura rağmen başarı sergilemiştir. Bu vatanda yaşayanların tek ortak meşru zemini gâvur karşıtlığıdır. Bütün ideolojiler menşe itibariyle Avrupalıydı ve Meriç\'in derdi bu rezil çemberi kırmaktı. Gâvur karşıtlığı zemininde, tıpkı Meriç gibi, her düşüncede olanlarla kucaklaşabilir, bütün din ve mezhep mensuplarına selam durabiliriz. Ancak bu ortak zeminde, Meriç\'in hep peşinde olduğu, bu ülke insanlarını bir araya getiren bir yerli duruştan bahsedebiliriz artık! Bizce Meriç\'in sürekli şikayet ettiği \"vatanı yaşanmaz kılanlar\" için en uygun tarif, gâvurdur. O halde düsturumuz şu olsun: İster gayrimüslim olsun ister Müslüman, yeter ki gâvur olmasın!
\'Vatan haininden aydın olmaz\' ya da Gavurluğun Teolojisi, http://www.haber10.com/makale/1470/, Taha Özhan/Bekir Gür, 26 Aralık 2005


*-*

80’den fazlası var eksiği yok
adam
tam 16 şınav çekti,
bantta koşuyordum
saydım.

Bu satırı her kim okuyorsa
hemen şimdi bir denesin bakalım.

*-*

Sefer Özdemir adında bir gönüllü
burada,
Boston’da
bir TürkEvi açtı.

Kiraya verse hayli bin dolar kazanabilecekken
böyle bir yolu tercih etmiş...

Buradaki Türklerin biraraya gelip sohbet ettiği bir mekan,
birtakım kültürel ve ekonomik etkinlikler de düşünülüyor.

En son 2006’yı karşılamak üzere oradaydık.

Geceye katılanlar arasında yapılan çekilişte
Turkuaz Market’in hazırlayıp yolladığı
büyük bakkaliye paketi bana çıktı.

Aklımda sıcak sıcak Abbasi Halifeleri örneği vardı
paketi ortada açıp bıraktım,
bu hal
alıp eve getirmekten daha sempatik geldi.

Herkesten önce ayrılmam gerekiyordu geceden,
aceleyle Kırmızı Hat üzerindeki Andrew istasyonuna geldim
saniyeyle treni kaçırdım.

İleri geri sinirle voltalıyordum ki,
uzakta yılbaşı serhoşu gruptan bir kız koptu
yavaş yavaş yanıma yaklaştı
teenager diye tarif ediliyor
happy new year
dedi,
hafif çocukça meraklı,
çokça hayatı kazmaya kararlı bir ufukla...

1988 yılına da Londra’da Trafalgar Meydanı’nda girmiştim
bir kız yanıma yaklaşmıştı
bir direğe yaslanmış
merdivenlere yukarı doğru
millete bakıyordum
onlar da saati gözlüyordu 12’yi vursun diye
kız bir şey söyledi anlamadım
İngilizce bilmiyorum dedim
Fransızca biliyor musun diye sordu
sadece Türkçe biliyorum dedim
biraz burkuldu
yeni bir yıla yalnız giriyor olmaktan muhtemelen
hafif hüzünlüydü
gözlerini hatırlıyorum,
arkadaşlarına doğru dönerken
arkasına bakmıştı.

Ben de üzülmüştüm.

İngilizcemin iyi olmadığını söyledim;
buralar hep göçmenlerin oturduğu yerler, dedi
burada normalmiş...

Kendisi de bir İrlanda – İtalyan kırmasıymış...

Tren geldi
happy new year diye bağırarak arkadaşlarına doğru seyirtti
aynı kapıdan bindiler,
içerde yine yanıma geldi, oturdu.
Biraz konuştuk.

İngilizcen iyi dedi.

Benden iki durak önce indi.
Yine happy new year dedi.

Çocukluğumdaki tüylü kulaklı bağcıklı şapkalardan giyiyordu.

Charles MGH’de indim
CVS’e uğrayıp 10’luk bir paket Snicers aldım
12’den önce evde olamazsam
diye biraz huzursuz
yürüdüm geldim.

Çok sonra, Boston Belediyesi’nin havai fişek gösterisiyle idrak ettim
artık 2006’daydık.

*-*

Bizi,
ailemizi,
Boston’daki ve sonra ABD’deki Türkleri
Amerikalıların başının tacı yapacak
ve çok zengin edecek projeme ilişkin teklif mektuplarımı
6 Ocak Cuma günü
6 numaralı binamızın posta kutusuna atmadan önce,
postacı her gün postaları almaya geliyor mu,
diye
sordum.
Evet, dedi, hergün postaları getirir, giderken de buradakileri alır götürür.

Üzerinden iki gün geçtikten sonra
başka bir zarfı atmak için gitmiştim
kutu neredeyse ağzına kadar
alınmayı bekleyen mektupla doluydu

Çaba bir yere kadar!

 *-*

Subject\'inde şu ibare var
merhaba bostonda yasayan arkadaslarin yardimina ihtiyacim var

Mesaj da şöyle:

merhaba
adim b... k...  yaklasik olarak alti aydir bostonda ikamet ediyorum
buraya gelis amacim goz tedavimi yaptirmak
bes bucuk aylik premature doguma bagli olarak gozlerimde gorme problemi var sol gozumu yuksek glokom goz tansiyonundan kaybettim ve daha sonra sag gozumede zarar verdigi icin almak zorunda kaldi doktorlarim buraya sag gozumu tedavi ettirmek icin geldim hastane yonetimi ile olan problemimi yeni hallettigimden dolayi tedavime yeni baslandi biri turkiyede digeri burada olmak uzere iki operasyon gecirdim ingilizce bilmedigimden dolayi doktorlarla anlasmam cok zor oluyor uzun suredir turk kultur evinin misafirhanesinde kaliyorum  buradaki arkadaslar ellerinden geldi kadar yardimci olmaya calisiyor fakat yeterli olmuyor bu maili okuyan grup uyelerinden ricam zamaniniz oldugu muddetce elinizden geldi kadar hastane randevularima gelmelerini bazen gittim doktor randevularinda adresi bulamama gibi problemler yasiyorum kisacasi tercuman ve hastaneye doktor ofislerine giderken problem yasiyorum bana bu konularda yardimci olmanizi rica ediyorum ek olarak bazen akut glokom krizleri geliyor glokomum yukseliyor bu durumda da acilen hastaneye gitmem gerekiyor boyle durumlardada hastaneye ulasimimda yardiminizi isteyebilirim genelde randevularim bir hafta onceden veriliyor mail yoluyla gurup uyelerine ulastirmayi dusunuyorum yardimci olabilecek arkadaslarin yardimlarini bekliyorum
asagiya doktor randevularimi yaziyorum yaklasik suresinide yazacagim bazen cok uzun suruyor
13 ocak 2006 kembiric hastanesinde beyin emari cekilecek saat aksam 18 30 da
yaklasik olarak 2 saat 30 dakika suruyor
15 ocak 2006 saati sabah 8 ile aksam 17 arasi gitmem gerekiyor yaklasik olarak 15 dakika suruyor kan vermem gerekiyor
16 ocak 2006 sabah saat 7 00 da kembiric hastanesinde olmam gerekiyor bu randevum cok onemli yaklasik 6 saat surecek fakat uyanmam kendime gelmemde iki saati bulur bu randevumda beyin dalgalarimin hareketleri kontrol edilecekmis belkide gerek duyulursa ufak bir mudahale yapilacakmis ve sag gozumde gecirdim ameliyatin dikisleri alinacak
24 ocak 2006 goz randevum saat 15 30 da yaklasik 2 saat 30 dakika suruyor
14 subat 2006 goze randevum sabah 10 30 lazer yapilacak yaklasik olarak 3 saat surebilir
yardimci olabilecek arkadaslarin maillerini bekliyorum
sonsuz
sevgi ve saygilarimla
A.B. K.

İçimde, yardımcı olamamanın gerçekten ağır bir hüznü vardı;
mesajı
bir insanlık tablosunu
buraya taşımak
beni rahatlatacakmış gibi geldi

Elbette herkesin kendine göre bir
ihtiyaç tecrübesi,
kafasında
bir muhtaçlık resmi vardır.

Ben bununla da karşılaştım.

Bu kadar.

*-*

Ocak 15’ten itibaren aynı binada, aynı stüdyonun alt katına taşınıyoruz.
Ev bulmak sorun olmadı, aksine çok kolay olduğu bile söylenebilir.
Mesele, ne kadar para verebildiğin...
Tek göz odaya 1.350 dolar verebiliyorsan, hiç sorun yok.

Duvarlara çivi çakmayacaksın,
sigara içmeyeceksin,
kedi köpek yok,
bir de
bina yönetiminin talimatlarına uyacaksın...

Bir odaya bu kadar para verip bir de kısıtlamaları kabul etmenin tek gerekçesi var: Kiracının iş yerine 3 dakika mesafede olması.
İş günü, 8 saat, mesai, Cumartesi, Pazar, yılbaşı, Sen Patrik day gibi kavramları olmayan kiracı
çalışmayı deli gibi seviyor da...

*-*

Bu yeni evi bulan komisyoncu,
Ivy,
ilk görüşmede
beyaz, akışkan bir krema hissi veriyordu
giderek kararıp katılaşıyor gibi.

Bu arada
alması gerektiği kadar paranın çeklerini bozdurmuş bile.

Amerika’da da insaoğlu / kızı aynı.

*-*

350 dolar verilmiş ikinci el bir kanepemiz var
burada sofa diyorlar.
Orijinalinin fiyatı 800 dolar civarında.

Uzakça bir yerden,
işini videografır diye tarif eden
beş kuşak önceden
anne tarafı Polonyalı
baba tarafı Fransız
Bob’un
Ford minibüsüyle 50 dolara getirdik.

Bob aynı zamanda klasik gitarist ve flütist imiş...

Ortaçağ ressamlarının tablolarına bir kenarından giren
sarı, zayıf uzun yüzlü, çakır gözlü tiplerden biriydi.

Kanepeyi ikimiz yükledik
sonra bindik arabaya.
Hangi caddeye gidiyoruz dedi
55 Fruit Street dedim.
LapTop’una yazdı adresi,
ekranda bir harita belirdi,
baka baka geldik.

Sistemi 100 dolara almış.

IBM etiketli Lap Top’u göstererek
“Bilgisayar dahil değil” dedi.

*-*

Yolda gördüğüm birileri
Teksas Tommiks Tom Braks Zagor Çiko Kinova vs
bütün çizgi roman kahramanlarının hayatın içinden alındığını hatırlattı bana.
Sonra dönüp bizim çizgi kahramanları düşündüm:
Sizgin Burak’ın Karaoğlan’ını,
Oğuz Aral’ın Utanmaz Adam ve Korna Kamil’ini
Bedri Koraman’ın muhtelif tiplerini
Altan Erbulak’ın tiplerini,
Cemal Nadir Güler’i,
Semih Balcıoğlu’nu,
Nehar Tüblek’i
Galip Tekin’i, Latif Demirci’yi; Bülent Arabacıoğlu’nu, Yavuz Taran’ı, İsmail Biret’i
Mehmet Çağçağ’ı, Bülent Düzgit’i, Zeki Beyner’i, Hasan Kaçan’ı filan ve falanı...

Hiçbirinin kahramanlarını sokaktaki bir yüzle örtüştüremezsin,
onlar sadece çizgi olarak vardırlar,
hangi toplumun içinden türetilmiş, çıkarılmıştır,
karakteristiği nedir,
bilemezsin...

Oysa burada, Boston’da, bütün çizgi tipler sokakta yürüyor.
En son Adam@Home’u jimnastik salonunda gördüm
çivileme havuza atlamaya bayılıyor.

Burada adamlar o kadar sahici ve kendileri ki,
görüntü olarak yansıttıkları şey de kendileri oluyor.

Amerika’da daha uzun süre yaşamış olanlar mutlaka çok daha iyi gözlemişlerdir.
Mesela televizyon,
insanların kendilerini toplumla özdeş hissetmeleri için
adeta apaçık bir ideolojik araç olarak işlev görüyor.

Bizim evde en çok seyredilenlerden biri olarak
dekorasyon programlarının hepsinin içeriği öz itibariyle aynı;
ama
başlıkları ve sunucuları değişiyor:

Birinin sunucusu sarışın,
ötekininki çekik gözlü, Asyalı
ötekininki siyah
ötekininki koyu esmer, Asyalı, Hintli
bir başkasınınki Latin...

Hepsi sokaktaki insanın ekrana yansıması.
Bizdeki salakların yaptığı gibi
ayrıştırılmış, yontulmuş, farklılaştırılmış biblocuklar yok ekranda.

Aynı şey yemek programlarında da var.
Latin Amerikalı’nın yemeklerini sevmiyorsan,
Teksaslı kadın var
onu istemiyorsan daha kuzeyli, ana baba beyaz bir Amerikalı var
biri esmer biri beyaz iki İtalyan kadın var
İrlandalı var
Iron Chef’te herkes boy gösteriyor...

Aslında,
ABD
kendine yeten,
kendini üreten,
kendini yenileyen,
açık kafalı insanların ülkesi
olarak tanımlanabilir.

mış gibi,
orijinali başka yerde kopya değil adamlar;
ta kendisi.

*-*

Ehliyet almak için sınava gireceğim:
Eyalet,
adaylar okusun da iyi öğrensin diye kitap bastırmış,
isteyene bedava veriyorlar.

Okurken, Türkçe’nin nasıl ve kimler tarafından katledildiğini apaçık görüyorum:
En büyük sorumlular, çevirmenler.
Belki mesleği çevirmenlik olanlar değil,
bir süre burada yaşamış,
okuduğunu Türkçe’ye aktarma derdindeki kişiler:
Bunlar,
kötü niyetliler, demeliyim,
hatta
zemini kaydırmak üzere özel olarak eğitim almış,
ajan olarak görev yapanlar.

Bunların bütün derdi,
Amerikalının bu söylediğini Türkçe’de nasıl söyleyebilirim’den ibaret.
Amerikalının söz kalıbı, aynen aktarılmış.
En basit bir örnek:
“Sağa / sola dönüş yapmak”
You are making a left turn.

Amerikalı, “making”le söyleyebiliyor;
o halde hemen cümleye bizim de “yapıyor”u eklememiz lazım.

Nasıl?

Dönüş’ü “yaptırarak”...

O yüzden, sadece “sola dönüş” veya “sola dönmek” veya “sola dönerken” diyemiyoruz;
artık mecburi halde
“sola dönüş yapmak”.

Gereksiz yere “yapmak” fiilini eklediği her cümle,
bilinçli veya bilinçsiz,
Amerikayı kopya etme hastalığına yakalanmış
bir zavallının
veya bir görevli hainin
ağzından / kaleminden çıkmıştır, diyebiliriz.
 

Derdim çoktur hangisine yanayım
Yine tazelendi yürek yarası
Ben bu derde hande derman bulayım
Meğer dost elinden ola çaresi...

Bu yozlaşmanın bir başka apaçık örneği,
olayları geniş zamanla anlatma garabeti.

Özellikle gazete ve dergilerde rastlıyorum:
Geçmiş zamanla başlıyor yazmaya,
derken bir bakıyorsun, fiiller
gelir, oluyor
alır, oluyor
yapar, oluyor
kapar, oluyor
çıkar, oluyor
kazanır, oluyor
ölür, oluyor...

Niye?

Çünkü Amerikalı’nın – İngilizin de tabii- günlük basit dili böyle:
He comes,
She gets,
She does,
He makes,
She catches,
He wins...

Bu garabeti, iyi bir örnek üzerinde açıklamak gerek.
Bulunca buraya alacağım.

Kimsenin umurunda değil,
bu benim dilim,
o da Amerikalıların dili,
diyen yok.

Benim dilim niye Amerikalı’nın kalıbına göre değişmek zorunda olsun!
Görevli hainler bir yana,
taklidin bu kadarındaki yüzsüzlüğü / karaktersizliği tarif için kelimem yok maalesef.

*-*

Ev eşyası almak için
IKEA’ya gittik

Tam anlamıyla, Allah’ın dağında...
Git git bitmiyor.

Sonuçta gittik bitti tabii de
oradaki tablolar enteresandı

Bir kısım Hintli hariç
zayıf erkek veya kadın yok
hepsi semiz, besili ve yağlı.

IKEA civarındaki bütün boşluklar
otomobil parkı olarak kullanılıyor
buralar
biz vardığımızda da ayrıldığımızda da doluydu.

Ne zaman yola insek,
gelen otomobil zınk diye duruyordu;
burada da
kimsenin acelesi yok/tu.
 
IKEA’nın ürünleri sadece ihtiyaç giderebilir.
Pek yeri olmadı ama
meşhur tabirle,
bu fiyata bu kalite.

Yer yer,
IKEA’nın aslında bir üretim firması değil, bir tasarım firması olduğunu düşündüm.
Özellikle
taş çatlasa 40 metrekarelik bir mekanı
hem yatak odası
hem çalışma odası
hem oturma odası
hem mutfak
hem banyo – yüznumara
olarak dayayıp döşedikleri örnek
aynı zamanda çok hoşuma gitti:

Çalışma masamın üstünün yatak odam olması fikrine bayıldım.

Bir başka örnek,
iki duvarın birleştiği köşe için tasarladıkları
çalışma dolabı.

Kapakları açıyorsun,
ve işte
rafları,
masası,
bilgisayarı,
bacaklarını uzatabileceğin boşluğuyla
çalışma hücren.

Ama
kapaklardan biri
olması gereken yerde değildi;
yılmış olamazdı,
o halde
kötü üretilmiş veya kötü monte edilmişti...

IKEA, bizim memlekette bazı marketlerin yaptığı gibi
otomobili olmayanlar için
en yakın tren istasyonlarına servisler koymuş.
Biz de onlarla gidip geldik.
50 küsur kişilik otobüsün kalktığı son serviste
sadece 7 kişiydik.

Servis otobüsüne yetişemeyeceğiz telaşıyla,
bir ara,
bırakıp gidelim,
havasına düştüysek de,
nasılsa otobüste de bekleyeceğiz, tesellisiyle
9 numaralı kasada
önümüzdeki 10 müşteriyi bekledik
ve
işler yolunda gitti
kazandık.
15 civarında kasa vardı
ve her birinde bekleyenlerin oluşturduğu kuyruğun sonu görünmüyordu.

Buna bakarak
IKEA para basıyor
denebilir mi...

Denebilir de,
denemez de...

2 dolara 4 bıçak aldık
1 dolara bir şey,
1.49’a başka bir şey
1.99’a başka bir şey filan...

Bir başka ilgimi çeken husus,
üretim noktaları / ülkeleri.
Azgelişmiş ülkelerin ürünlerine şans verilmesi
özellikle hoşuma gitti.
Mesela Bosna Hersek malı sofra peçetesi aldık.
Fransız, Çin, İtalyan, İsveç, Türkiye ürünleri yanında pek çok Vietnam malı vardı.
Bu duruma elbette
ucuz emek / az gelişmiş ülke sömürüsü
gözlüğüyle de bakılabilir.

Bakılmalı mı?

Bilemiyorum.

Bu arada
IKEA’nın
müşterilere hizmet veren
yüzlerce sandalyelik lokantasının da
neredeyse bizim orada kaldığımız bütün süre boyunca
lebaleb dolu olduğunu da belirteyim.

Firma,
sattığı mal kadar,
mutfağından da kazanıyor gibi geldi bana.

Çocukluğumun
enteresan figürlerinden biriyle de karşılaştık orada:
Gayet gergin bir sesle
cırrrrrrrrrrr diye çalan
kurmalı saatleri Çinliler yeniden yapmış.
Mağazanın şurasına burasına büyük karton kutularla koymuşlar.
Aynısı değilse de
biraz tanıdık:
Bizimki beyaz nikelajlıydı
yenisi
daha küçük ve siyah boyalı.

Bana kalsa 10 – 15 tane alıp sağa sola hediye edecektim...

*-*

Bir süre sonra
El öpmekle dudak aşınmaz
lafı aklıma geldiyse de
beni teskin etmeye yetmiyor,
zamana ihtiyaç var...

TürkEv’de
Kurban Bayramı vesilesiyle karşılaşılan bir hıyarla diyalog yüzünden

10 Ocak 2006 – Salı

*-*

Evimizdeki abanoz file
plastik çataldan diş yaptım.

Hakiki fildişi değil ama hiç yoktan iyidir...

*-*

Yılbaşı çekilişinde bana çıkan büyük hediyeyi
unuttum sanıp saklamışlar
Kısmetse gelir Hintten Yemenden
hesabı
hediyeyi eve getirdim:
1 paket Rize Çayı
1’ni o gece aldığım 2 paket Alpella
3 paket Dido
1 orta boy Pe Re Ja Limon Kolonyası
1 paket beyazleblebi
1 kutu Tadelle kağıtlı çikolata
1 paket ülker bisküvi.

Hediye atın dişine bakıyor değilim,
sadece merak edenler olur diye saydım.

*-*

Spor çıkışı aklıma geleni buraya yazayım istedim
Akıl sıradan bir şey, herkeste var; farkı iradenle yaratıyorsun.


*-*

13 Ocak 2006,
Haymarket’teki halk pazarından iki tane karpuz aldım
çocukluğumdaki karpuzlar gibi tatlı ve kırmızıydılar.

Vaşington karpuzu geldi aklıma,
sonra Vaşington portakalı,
sonra Rus salatasının adının,
en çok Amerikalılar yiyor diye,
onlara izafeten değiştirilmesi...

Sonra yolumun üstündeki
Gardens Invent
afişi geldi gözümün önüne...

Türkçeye yapıştırılan
“... olayı”
“... olayı”
gibi tabirlerin de buradan çalıntı / özenti olduğunu
idrak ettim.

*-*

Kütüphanedeki dersimizde
Amerika şöyle güçlü, Amerika böyle güçlü
edebiyatı yapılırken,
öğretmen
”Amerika zannettiğiniz kadar güçlü değil”
dedi.

Kendi hissiyatı mı,
yoksa bildiği birşeyler mi var,
merak ettim.

*-*

Tutorum Emily ile komformistlik ve “perfectionist”lik üzerine konuşurken öğrendim.
Amerikan okullarında 5 derece varmış:
A
B
C
D
F

Gülme kirizi eşliğinde,
Burada D
Diploma alabilir şeklinde yorumlanır
dedi.

*-*

Doğalgaz dağıtım şirketi
internet sitesinde vatandaşı şöyle uyarıyor:

”Gaz kaçağını bildirmek için e posta yerine telefonu kullanın”

Ehliyet sınavına hazırlık kitabında da,
arabanın nasıl park edileceği belirtildikten sonra
”Arkadaki arabaya çarpmayın”
diye bir uyarı var.

*-*

Salı günleri kütüphane dersim var
Hocamız Sue, bizleri derse teşvik etmek için,
The New York Times ve The Boston Globe’dan
ülkelerimizle ilgili haberleri kesip getiriyor.

Kuş gribiyle ilgili olanları gözden geçirirken,
hayret ettim,
o kadar ortadan,
“tarafsız / objektif”
ve anlama yanlısı bir üslupla yayınlanmış ki haberler,
ne oldu da şunca yıllık önyargıyı kaldırıp attınız diye merak etmemek mümkün değil...

Batıda “basının özgür olduğu” üzerine söylenenlere son 20 yıldır zaten inanmıyordum,
kuş gribi sonrasında
anasından doğduğuna pişman edilmesi fırsatı yakalanan
barbar, az gelişmiş, fakir, zorba, köylü Türkiye’ye
bu muameleyi yapmamalarının anlaşılır bir arkaplanı olmalı
diye düşünüyordum...

Taha Kıvanç’ın 14 Ocak 2005 Cumartesi tarihli “Komplo Komplo” başlıklı yazısından bir bölüm
zihnimden geçenlere tercüman oldu:
“... Kuşları uluslararası politikaya âlet edebilecek güçlerin Türkiye\'ye gözleri gibi baktıklarına inanıyorum ben. Değil kuş gribiyle dize getirmeye çalışmak, ellerinden gelse bütün hastalıklardan koruyacak bir fânusa bile sokabilirler bizi. Türkiye önemli bir ülke ve daha uzun bir süre bu önemini koruması gerekiyor... Benim ‘temel tezim’ bu...
“Yabancı televizyonları günlerdir dikkatlice izliyorum; ilk gün, ülkemizi varolmayan bir kara listenin ilk sırasına yerleştirme niyeti beyan edenler bile çıktı. Sınırları kapatmaktan, bütün insan, hayvan ve eşya trafiğini durdurmaktan söz ediliyordu. Şimdi bakıyorum da bunun tam tersi egemen yabancı ekranlara. Olanı küçümsüyor, kuş gribine karşı Türkiye\'de verilen resmî mücadeleyi övüyorlar. İlk günün ‘geri Türkiye’ manzaralarının yerini de ‘modern Türkiye’ görüntüleri aldı.
’Kuş gribi’ belâsıyla baş edebilmemiz için ellerinden gelen yardımı yapacak, âfetten en az zararla, hafif sıyrıklarla çıkabilmemiz için bizden daha çok gayret gösterecekler neredeyse... Bir süre sonra, kuş gribi yüzünden çöken bir ülke değil, kuş gribi sayesinde biraz daha kalkınan bir ülke bile olabiliriz. O kadar dikkat, o kadar ihtimam...”


*-*
15 Ocak 2006 Pazar, 00.08
www.100ler.com ziyaretçi sayısı
9.993

*-*

Herhalde 6 dolar verdik eskilerden Çinlilerin çekip çıkardığı kurmalı saate
kurdum, sehpanın üzerinde tıkır tıkır tıkır çalışıyor
beni mi çocukluğuma götürüyor çocukluğumu mu bana bilemedim
ama ne kadar aşinayım tıkırtısına.

Alıp birkaç tane,
çocukluğu bu saatlere çıkanlara
hediye edeyim diye düşünüyorum.

*-*

Birkaç adımda bir dinlenmek, geze geze gitmek.

Bir de yolun sonuna kadar durmadan gitmek sevdalıları var,
varınca tadını çıkarmak üzere istim üstünde sonu bekleyenler.

İkincisinin garantisi yok.

-Elma yer misin?
-Hayır. İşim bitince yiyeceğim.

Bu bağlamda ben müstesna bir tipim, bundan eminim:

Eşofmanımın üstünü ararken
yazıcının çıkmış kablosunu bağlarım
kenardaki kağıdı buruşturup çöpe atmak üzere gittiğim yerden
mis gibi karpuz kokusu yayan tabakla dönerim
uzatıp bacaklarımı serin karpuzun tadını çıkardıktan sonra
duvara çakılmayı bekleyen aynanın hakkından gelirim,
kekici yerine koyma yolunda
yeniden eşofmanı hatırlarım
çamurlu ayakkabıların kabasını almak o sırada daha cazip olur
onları yerine koyarken,
yukardaki askıda eşofmanımın üstünü görürüm...

Filan filan...

Her zaman böyle:
Birine başlar ve bitirir bir kafam yok,
birine başlar, sonra ötekine başlar, sonra ötekine, sonra ötekine
ve her nasıl olursa,
hepsi de biter...

*-*

Üst kattan alt kata taşınma işi leblebi çekirdek.
IKEA mobilyalarını gayet başarıyla bağladım, o da leblebi ve çekirdekti.

Arada, ambalaj kutularından bir şey öğrendim:

Bana, babalanan can sıkıcı tipleri hatırlattılar:

Çöpe atmak üzere bükmeye çalıştığın zaman
kendilerinin demir olduğu zehabıyla
direniyorlar.

Bir yerden sonra
ayağının altına alıp çiğniyorsun,
kolayca düzeliyorlar.

*-*

Mekanlar
hayatı dondurmuş / mumyalamış / öldürmüş
tablolardan
en azından boyut itibarıyla farklıdırlar:

Mekanların içinde
diyelim ki,
saatler işler.

Bu da en azından benim gibilere gösterir ki,
birşeyler akıp gitmekte ve değişmektedir.

Mekanı dondurmak
-Her şey yerli yerinde / içeri kimsenin sokulmadığı misafir odaları vardı eskiden-
zamanı / hareketi durdurmak çabasının bir ifadesi olabilir mi...





[«] « Geri | 2 3 4 5 6 7 | 8 9 10 11 | İleri » [»]

Toplam Yazı Sayısı : 233

61 ila 70 arasındaki yazılar gösteriliyor.

Tasarım,Programlama ve Hosting ZA Bilişim Ltd. Şti. Tarafından Yapılmıştır